Bediüzzaman’ın Tefsir Anlayışı

Risale-i Nur, hükema ve ulemanın mesleğinde gitmeyip Kur’an’ın bir İ’caz-ı manevisiyle herşeyde bir pencere-i marifet açmış, bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur’an’a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i ilhadın hücumlarına karşı mağlup olmayıp galebe etmiştir. bediuzzaman.gif

Giriş

Dünyada gerçek vahiy olan bir tek kitap vardır, o da Kur’an’ı Kerim’dir. Nazil olduğu günden beri, onda ne bir eksiklik hissedilmiş, ne de bir ilavede bulunulmuştur. Çünkü Kur’an’ı Kerim’i indiren Allah, onu koruyan da Allah’tır.1

“Bu hüküm elbetteki sahifelerde vardır; İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde”2 ayetinin ifade ettiği gibi gözlerden kaybolarak tarihe karışmış bulunan geçmiş ümmetlerin kültürleri hakkındaki tek doğru kaynağımız yine Kur’an’ı Kerim’dir. Zira Kur’an herşeyin hülasasını bize bildirmiştir. Kur’an’ın nüzulünden sonra gelen nesiller, Kur’an’ı okudukları zaman kendilerini semadan indirilmiş bir sofrada buldular ve Kur’an’ın öngördüğü uygarlığı insanlığa sundular.

Fakat Kur’an’la şereflenen müslümanlar, hicri 5. asırdan itibaren bu semavi sofradan yeterince istifade edemediler. Kur’an uygarlığını temsil edemediler. Sanki Kur’an’ın canlı olan mesajı bir anda durdurulmuş, toplumsal bir hastalık olan taklid kapıları açılmış, Risalet-i Muhammediye (s.a.v.) adeta besleyici kanalları kurumuş bir nehir, ya da parlaklığı kaybolmuş bir yıldız haline gelmişti.3

Bilindiği gibi cahiliye dönemi insanları, Kur’an nazil oldukça, onu işitmemek için kulaklarını tıkarlar, onu dinleyenlere engel olmak için de, gürültü yaparlar ve Hz. Peygamberi tekzib ederlerdi. Bu durumdan rahatsız olan Allah Resulü şu şekilde şikayette bulunuyordu: “Ya Rab, kavmim bu Kur’an’ı yalnız bıraktılar, ona iltifat etmediler. İnsanların gelmesini engellediler.”4 Denebilir ki, bu ayet günümüz müslümanlarına da bakıyor. Ancak bir farkla ki, günümüz müslümanları, Kur’an’ı huşû ile dinledikleri halde, akılları uyuşmuş, davranışları Kur’an’ın öngördüğü hayat ikliminden uzaklaşmıştır.

Kur’an’a bağlanan, Kur’an’ı çok süslü kutularda muhafaza eden müslümanlar cahil ve vahşet sahralarında, Kur’an’ın öngördüğü medeniyet ise, kendisine sahip çıkacak birilerini bekliyor… Beş para etmez metaların satıldığı ve teşhir edildiği fuarlarda Kur’an medeniyetini tanıtıcı bir tek panonun bulunmaması müslümanların acı durumunu açıkça göstermektedir. Kur’an’ın bir müfessiri olarak 20. asırda bulunmuş olan Bediüzzaman Said NURSİ, Kur’an’dan uzaklaşan müslümanların tekrar Kur’an’a dönebilmeleri için yapılması gerekenler hususunda açıklamalarda bulunmuştur.

Kur’an’ın tarifi ve tefsiri:

Bediüzzaman, ilk önce Kur’an’ı tarif etmekle Kur’an’ı anlatmaya başlar. Risale-i Nur’un bir çok yerinde Kur’an’ın değişik tariflerine yer vermektedir. Bu tariflerde, Kur’an’ın gerçek özelliklerine temas ettiği gibi, tefsir ilminin temel prensiplerine ve müslümanların Kur’an’a nasıl bakmaları gerektiğine de işaret etmiştir. İhlas fışkıran “İşaratü’l-İ’caz” adlı nadide tefsirinin başında zikrettiği tarifte şu önemli noktalara temas etmektedir.

1. Kur’an şu kâinat kitabının ezeli bir tercümesidir.

2. Kur’an, gayb ve şehadet kitaplarının müfessiridir.

3. Ayrıca Kur’an, yerde ve gökte gizli olan esma-i ilahiyenin manevi hazinelerinin keşşafıdır.

4. Olayların altında gizli bulunan hakikatlerin miftahıdır.

5. Ayrıca Kur’an, alem-i gaybın alem-i şehadetteki lisanıdır.

6. Ayrıca Kur’an, alem-i gayb cihetinden gelen ezelî hitapların ve Rahmanî iltifatların hazinesi durumundadır.

7. Kur’an manevi islam âleminin güneşidir, ahiret âlemlerinin de mukaddes haritasıdır.

8. İnsaniyet âleminin mürebbisidir ve insaniyet-i kübra olan islamiyetin mâ ve ziyasıdır.

9. İnsanlığın aradığı gerçek hikmet Kur’an’dadır. Kur’an, insaniyeti saadete sevkeden hakiki bir mürşittir.

10.Kur’an insanlara bir şeriat kitabı, bir dua, bir hikmet ve ubudiyet kitabı olduğu gibi, aynı zamanda bir zikir, bir fikir ve bir emir ve davet kitabıdır.

11.Hasılı Kur’an, insanın bütün manevi ihtiyaçlarına cevap verecek bir çok kitabı tazammum eden câmi bir kitab-ı mukaddestir.5

Bediüzzaman, ufku dar olan bir ferdin anlayışından çıkan bir eserin, böyle çok yönlü bir kitap olan Kur’an’a hakkıyla tefsir olamayacağını vurgulamıştır. Ona göre, Kur’an’ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi nafiz bir ictihada malik ve velayet mertebesinde bir zat olmalıdır. Fakat bu zamanda bu özellikleri taşıyan bir şahsın bulunması zor olduğu için, bu özellikler ancak bir şahs-ı manevide bulur.6 Ona göre Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevi tefsir edebilir. Çünkü “cüzde bulunmayan küllde bulunur” Kaidesince, her fertte bulunmayan bu gibi şartlar bir heyette bulunabilir.

Tefsiri olumsuz yönde etkileyen unsurlar

Elbetteki Kur’an’ı anlamaya çalışmak her mü’minin en önemli meselesi olmalıdır. Fakat zamanla müminlerle Kur’an arasında kalın bir duvar örülmüştür. Müslümanlar Kur’an’ı okuyorlar fakat anlamıyorlar. Müslümanların bu tavırları onları ehl-i kitabın durumuna düşürmüştür. Allah şöyle buyuruyor:

“Onların içinde ümmiler (okur-yazar olmayanlar) vardır ki, kitabı bilmezler, bütün bildikleri bir takım kuruntulardır. Onlar sadece zan içinde bulunurlar.”7

O halde ehl-i kitap için Kur’an’da zikredilen bu hastalığın günümüz müslümanlarının düşüncesinde yerleştiğini söyleyebiliriz. Birkaç asırdır, müslümanlar Kur’an’ı okudukları halde düşünmezler ve anlamaya çalışmazlar. Bu tür ümmilik, ümmet arasında taklide, medeniyet kuramamaya ve Kur’an’ı yanlış anlamaya yolaçmaktadır. Bediüzzaman, ümmetin Kur’an’ı anlamasını olumsuz yönde etkileyen, başka bir ifadeyle, tefsiri olumsuz yönde etkileyen birçok sebep zikretmektedir. Bunları kısaca şu şekilde ele alabiliriz.

1) İsrailiyat

Tefsiri olumsuz yönde etkileyen temel unsurların başında İsrailiyat gelir.

Bediüzzaman’a göre bir kısım İsrailiyat islam dairesine girmekle, “din” adı altında görünerek fikirleri karıştırmaya başladı. Ümmi olan araplar, islamı kabul edince, bütün kabiliyetlerini islamı öğrenmeye hasretmişlerdi. Arapların hassas olan zevklerine, tabii mizaclarına ilham veren geniş ve sakin olan çevreleriydi. Fıtratlarını terbiye eden de sadece Kur’an’ı Kerim’di.

Araplar hayatlarına bu minval üzere devam ederken diğer kavimleri islama sokarak onları adeta yutmaya başladılar. Fakat müslüman olan kavimlerin malumatları da netice itibariyle islama girmiş oldu. Aslı ve esası olmayan İsraili haberler, Vehb b. Münebbih ve Kabu’l-Ahbar gibi şahsiyetlerin müslüman olmasıyla, arapların hayalinde ma’kes bulmaya başladı.

Diğer taraftan israiliyat islamın temel prensipleriyle çelişmediği için mücerred hikayeler şeklinde rivayet edilerek tenkitsiz bir şekilde dinlenmeye başladı. Fakat ne yazık ki, zamanla bu hurafeler hak ve doğru telakki edilerek Kur’an ve sünnetin bazı işaretlerine de kaynak kabul edildiler. Zahirperest bazı alimler de, bir kısım ayet ve hadisleri İsrailiyata tatbik ederek, tefsir ilmine soktular.Halbuki, sahih hadisin dışında hiçbir kaynak Kur’an’ın gerçek tefsiri olamaz. Evet, hükümleri gibi kıssaları dahi mensuh olan ve tahrife uğrayan İncil ve Tevrat Kur’an’a tefsir olamazdı.8

2) Yunan felsefesi

Bediüzzaman’a göre, tefsiri olumsuz yönde etkileyen unsurlardan biri de “Yunan Felsefesi”dir.

Abbasi Halifesi Me’mmun döneminde Yunan Felsefesiyle ilgili kitaplar iyi niyetle tercüme edilmişti. Ancak temelinde birçok masal ve hurafe bulunan bu felsefe, arapların saf fikirlerine karşınca onları tahkikten taklide sevketti. Bediüzzaman burada arapları kısmen ağır bir dille tenkid etmektedir. Ona göre araplar, ab-ı hayat olan islamı kendi tabii zekalarıyla anlamaya kabil iken, Yunan Felsefesine talebe olmaya tenezzül ettiler. Oysa Yunan Felsefesi, arapların zihinlerini doyuracak ölçüde hurafelerden arınmış değildi.

Kuşkusuz Yunan hikmeti ile İsrailiyatın İslam kültürüne karışmasından rahatsız olan ve bunu önlemeye gayret eden islam alimleri de vardı. Ancak bunlar teşebbüslerinde muvaffak olamadılar. Sonuçta neler oldu?

Bu iki kapının açılmasıyla zahirperest bilginler, Kur’an’ın nakliyatını İsrailiyat, akliyatını da Yunan hikmetine tatbik ettiler. Sonuçta, zahirperest bir kısım bilginler Kur’an ve Sünnet ile İsrailiyat arasında münasebet kurmaya çalıştılar. Ayrıca, Kur’an ve Sünnetin gerçek akliyatı ile, sahte olan felsefe arasında bir benzerlik kurdular ve bunları Kur’an ve Sünnete tefsir yaptılar.9

Bediüzzaman’a göre, eğer İsrailiyatı ve Yunan Felsefesini Kur’an’a tatbik etmekten maksat Kur’an’ın tezkiyesi ise bu abestir. Zira Kur’an aklın ve naklin tezkiyesine muhtaç değildir. Aksine eğer akıl yada nakil Kur’an tarafından tezkiye edilmezse, muteber olmazlar. Çünkü Kur’an’ın manaları süreyya gibidir. Süreyyayı serada değil, semada aramak gerekir. Kur’an’ın manalarını da sadeflerinde aramak lazımdır. Yoksa karmakarışık olan kendi cebinde ararsan bulamazsın.10

Bu haber 22 Mart 2009 tarihinde admin tarafından Risale-i Nur kategorisi altına yazılmış. defa okunmuş ve

Bediüzzaman’ın Tefsir Anlayışı için 1 yorum yapılmış


mustafa saı
13 Kasım 2009

üstad çok güzel yorumlamış….


Yorum yapın