ALLAH(c.c.) ,unda gözyaşı

ALLAH c.c. yolunda bir göz yaşı dökmenin
nelere yol açtığını ve ne kadar sevap olduğunu biliyormuydunuz ? ? ?
ALLAH’ı anarken, ALLAH korkusu ile
gözünden yaş akana, kıyamette azap olmaz.
[Hakim]
ALLAH korkusu ile ağlayan göze, Cehennem ateşinin dokunması haramdır. [Nesai]
Kıyamette herkes ağlayıp gözyaşı dökecektir.
Ancak dünyada ALLAH korkusu ile,
bir damlacık gözyaşı dökenler ağlamayacaktır. [İsfehani]
ALLAH korkusu ile, gözünden yaş akan mümini,
Hak teali ateşten koruduğu gibi, ateşi de onun nurundan korur. [İbni Mace]
ALLAH için gözlerinden yaş akan müminin vücudunun,
Cehennem ateşinde yanması haramdır.
Bir damla gözyaşı ile yanağı ıslanan kimsenin yüzü,
hiçbir zaman darlığa düşmez.
Kıyamette her şey ölçülür, tartılır.
Bunlardan ALLAH korkusu ile akan gözyaşı,
ateş deryasını söndürecek güçtedir. [Beyheki]
Vücudu ALLAH korkusu ile ürperen kimsenin günahları,
ağaçtan yaprakların dökülmesi gibi dökülür. [Beyheki]
ALLAHü Teâlâ, Hazret-i Musa’ya buyurdu ki:
“Benden korkup ağlayarak yapılan ibadet,
diğer ibadetlerden üstündür.”
[Taberani]
Cenab-ı Hak, yemin ile buyuruyor ki:
“Dünyada benden korkarak ağlayanı,
Cennette ebedi güldürürüm.”
[Beyheki]
Sağılan süt, tekrar memeye girmediği gibi,
ALLAH korkusundan ağlayan da ateşe girmez.
[Tirmizi]
ALLAH’u Teâlâ’nın, himayesinden başka hiçbir
himayenin bulunmadığı kıyamette,
himayesine aldığı yedi kimseden biri de,
yalnız iken ALLAH’ı anıp gözünden yaş akan kimsedir.
[Buhari]
İbni Ömer hazretleri buyurdu ki:
(ALLAH korkusu ile bir damla gözyaşı akıtmak,
binlerce altın sadaka vermekten daha kıymetlidir.)
[İhya]
RABBİM herkese,
O’nun uğrunda ağlayan bir göz nasip eder inşaALLAH.
kaynak mollacami.com
devamı
|
0 yorum |
28 views |
26 Mart 2009 |
Kelime-i Tevhid’in manası

Hadis-i Şerif: “Ben ve benden önceki tüm peygamberlerin söylediği sözlerin en faziletlisi ve en üstünü (Lâ ilahe illallah) sözüdür.” (Muvatta)
“Her kim ihlâslı olarak (Lâ ilahe illallah) derse baştaki Lâ’yı med eder çekerse dört bin tane büyük günahı silinir.” (Ramuz)
Yani Kelime-i Tevhidi söyleyen Allah (c.c.)’dan başka hiç bir kimseye ibadet edilmeyeceğini, ancak ondan korkmak gerektiğini ancak onun emirlerini yerine getirmekle sorumlu olduğunu, kulları üzerinde tam tasarruf hakkına sahip olup, rızık veren, şifa bahşeden, öldüren, dirilten kısaca, kainatta olup biten herşeyi takdir ve tedbir edenin o olduğunu, yaptığı her işte hakim olup asla yanlış bir iş yapmasının mümkün olmadığını kabullenmiş oluyor.
Yani ancak ondan yardım isteneceğini, ondan başka hiçbir kimseden yardım talep edilemeyeceğini, onun müsadesi olmadan ve onun takdiri olmadan hiç bir kimsenin, hiç bir kimseye fayda veya zarar veremeyeceğini de kabullenmiş oluyor.
devamı
|
0 yorum |
34 views |
22 Mart 2009 |
Sevginin Temeli Allah’ı Bilmektir.

![]() Sevginin Temeli Allah’ı Bilmektir.
Bunun da iki temeli vardır:
1 - Kullarına iyiliğinden / ihsanından dolayı herkesin sevmesi anlamında avamın sevgisi.
Böyle bir sevgiyi kimse inkar etmez. Çünkü kalpler, kendisine iyilik eden kişiyi sevmeğe ve kötülük eden kişiden nefret etmeye yatkındır.
Allah, gerçekten kullarına iyilik eden ve nimet verendir. Dolaylı olarak (vasıtasıyla) gelmiş olsa bile, bütün nimetleri veren O’dur. Çünkü vasıtaları müyesser eden ve sebepleri yaratan O’dur.
Ancak gerçekte bu sevgi, kalbi Allah sevgisine götürmüyorsa, o zaman kul gerçekte kendinden başkasını sevmemiş (ancak kendini sevmiş) olur. Kendisine iyiliğinden dolayı bir şeyi seven herkes böyle olup gerçekte kendinden başkasını sevmiş olmaz. Aslında bu da kötü değil, övülen bir şeydir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:
devamı
|
0 yorum |
37 views |
21 Ocak 2009 |
Her şey fanidir. Ancak, O’nun hakikati Bakî’dir. ( ALLAH CC )

Bir gece sohbet ederlerken kapı vurulmuş,
dışarıdan kalabalık bir grup;
”Şeeeems dışarı çıkkk!” diye bağırmıştı.
Mevlana yaklaşan acı kaderi sezmişçesine:
”Çıkma” diye yalvardı.
Zat boyutundan, Hikmetten öte Kudretten bakan Şems gülümsedi:
”Telaşlanma, verdiğimiz sözü tutma vakti gelmiştir” diyerek kapıya yöneldi.
Mevlana: “Ne sözü, nereye, niyeee?” diye yapıştı ellerine…
Şems, yıllardır sakladığı sırrı söyledi:
“Şam’da Rabbime yalvarmış, aşkımı seyredeceğim bir ayna istemiştim.
Rabbim seni verdi, sende seyrettim…”
İyi işte, seyre devam edelim, dedi Mevlana.
Şems; ”Rabbim de bana demişti ki, o aynayı verirsem ne bağışlarsın?
Tereddütsüz şöyle demiştim; Başımı veririm!…”
Şems dışarı çıktı. Sadece bir “Allah” nidası duyuldu.
Ay ışığında yerde üç beş damla kan seçiliyor,
ama ne baş, ne ceset, ne de katiller gözükmüyordu!…
Aşkları sır olmuştu.
Mevlana’yı sahiplenenler,
Onu paylaşmak istemeyenler şehit etmişti Şems’i.
Aşkın doğasıydı en yakın çevrenin tahammülsüzlüğü!…
Aşkın doğasıydı Firkat!..
Dünyada, ulaştığında seni neşelendiren ne varsa,
o vuslat zamanında ondan ayrıldığını bir düşün!…
Seni neşelendiren şeyle niceleri neşelendi,
fakat sonunda rüzgar gibi geçti, sahibine vefa göstermedi.
Gönül: Sana da vefa etmez, seni de terk edip gider,
o senden vaz geçmeden, sen ondan vaz geçmeye bak!…
“Her şey fanidir… Ancak O’nun hakikati Bakî’dir!..”
devamı
|
0 yorum |
3 views |
28 Kasım 2008 |
Allah Beni Seviyor mu?

![]() 
Allahın bizleri sevdiği ispatlanmış bir hadisedir. Asıl bizim bu dünyaya gönderilmemizin gayesi Allahı sevip sevmediğimizi ispat etmek içindir. Zira yokluk aleminin karanlıklarından varlık aleminin en nurani tepelerine çıkarıp, bizi Müslüman yapıp ve yine kimseye açmadığı esmasının tecellilerini 6.5 milyar içinde bize açarak bizi sevdiğini ispatlamış olmuyor mu?
Bir düşünün, sevmediğimiz birisine neden özelliklerimizi, sevdiğimiz şeyleri, sevmediğimiz şeyleri anlatalım ki? Onunla muhatap bile olmayız değil mi?
devamı
|
2 yorum) |
43 views |
19 Ekim 2008 |
FETTAH (el- Fettâh) (19)

![]()

FETTAH (el- Fettâh) (19)
İyilik kapılarını açan, anlaşmazlıkları mutlak adaleti ile gerçekleştiren
Kur’an-ı Kerim’de: “Feth” kökü fiil veya isim kalıblarıyla 38 yerde geçer.
1)“ Fetih” şeklinde Allah’a izafe edilerek: Nisâ 141/ Mâide 52/Feth 1/Sâf 13 /Nasr 1
2) “Mefâtihu’l-gayb” yani gaybın anahtarları olarak: En’âm 59
devamı
|
0 yorum |
11 views |
19 Ekim 2008 |
ALLAH (c.c.)ün Kelamı

![]() 
Konuşma. Allah’ın Sübuti sıfatlarından. Allah’ta bulunması zorunlu olan konuşma niteliğini belirtir. Allah bu sıfatı ile peygamberler aracılığıyla emir ve yasaklar koyar, haberler verir. Ancak konuşmasının mahiyeti bilinemez.
Kur’an’da Allah’ın konuşma niteliğine sahip olduğunu gösteren çok sayıda âyet vardır. “Musa, tayin ettiğimiz vakitte bizimle buluşmaya gelip de Rabb’i onunla konuşunca… ” (el-A’raf, 7/143), “De ki: “Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce deniz: tükenir” (el-Kehf, 18/109), “Ve eğer ortak koşanlardan biri güvence dileyip yanına gelmek isterse, onu yanma al ki, Allah’ın sözünü işitsin… ” (el- Tevbe, 9/6) ve “Kıyamet günü Allah ne onlarla konuşacak ve ne de onları temizleyecektir.” (el-Bakara, 2/ 174) bu âyetlerden yalnızca birkaçıdır.
devamı
|
0 yorum |
35 views |
28 Eylül 2008 |
Allah bizi seviyor mu?

![]() Allahın bizleri sevdiği ispatlanmış bir hadisedir. Asıl bizim bu dünyaya gönderilmemizin gayesi Allahı sevip sevmediğimizi ispat etmek içindir. Zira yokluk aleminin karanlıklarından varlık aleminin en nurani tepelerine çıkarıp, bizi Müslüman yapıp ve yine kimseye açmadığı esmasının tecellilerini 6.5 milyar içinde bize açarak bizi sevdiğini ispatlamış olmuyor mu?
Bir düşünün, sevmediğimiz birisine neden özelliklerimizi, sevdiğimiz şeyleri, sevmediğimiz şeyleri anlatalım ki? Onunla muhatap bile olmayız değil mi?
Hem Allah bizi sevmese ve itimat etmese bir çok mahlukuna vermediği yüzlerce organı neden bize versin ki ve neden özellikle akıl, ruh, kalp, vs..gibi kıymeti, kainat ağırlığında olan lüks mücevheratı boynumuza taksın ki? Birisinin bizi sevmesinin ölçüsü bize verdiği hediyenin kıymetiyle doğru orantılı değil mi?
Biz bu dünyada peşinen aldığımız bu nimetler karşısında Allahı sevme ve Ona itaat etme sınavına tabi tutulmuşuz. Allahın sevilmeye layık olduğuna zaten bizler iman edeceğiz.Bu bizi ilgilendiren bir durum.
Bazı şeylerin bize perdeli gelmesi sınavda olmamız nedeniyledir. Allahın elmayı bizzat elimize vermesi belki gönlümüze daha hoş gelebilirdi.Kendimizi, daha çok sevilen olarak hissettirebilirdi. Ama ağaçtan vermesi de bundan farksız değil mi? Zira ağacı, elmayı yapmada iktidarsız bırakması zaten buna delildir.
O halde bir tür okuyamama problemiyle karşı karşıyayız. Sizi çok iyi anlıyorum. Gerçekten iyi okunmadığında, altından kalkılması zor bir durum. Ama herhalde zihnimizde bir tür toptancı bir anlayış var. İnsanların içinde kaynadığımızı zannediyoruz. Sanki bize özel bir şey yokmuş gibi… Yine birisinin bizi sevme derecesi "bize özel" ikramlarıyla doğru orantılı görüyoruz. Ama emin olun etrafınız yalnızca size özel ikramlarla dolu…
Örneğin yaşamanız. Siz bunun fabrikasyon bir şey olduğunu mu sanıyorsunuz? Hemen bir biyologla konuşun. Ya da bir fizikçiyle veya bir doktorla veya kitaplarla… "zira okuduğunuz fenlerden her fen lisan-ı mahsusu ile" size bunu ispat edecektir.
Örneğin; sizin bu soruyu sormanız için gerekli olan hayatın hikayesinin 14 milyar ışık yılı önce başladığını biliyor musunuz?
Yani evren o müthiş patlama ile yaratılmaya başladığı anda 10 üzeri 45 santigrat derece sıcaklıktan yaklaşık 5 milyar yıl öncesine kadar genişleyerek -233 derece sıcaklığa düşmesinin sizin hayatınızla münasebetini biliyor musunuz? Bütün uzayın o sıcaklıkta bırakılması dünya gibi bir gezegenin yaratılması için en önemli ve ilk şart olduğunu bugün bütün fizik dünyası açıklıyor. Yani sizin bu soruyu sormanız için evren bu sıcaklığa gelmek zorunda…
Dünyamızın yaratılması emin olun bize özel. Çünkü bizim bu dünyada insan olarak hayatınızı sürdürmemiz biyologlara göre 250 milyonda bir ihtimaldir…
Hadi doğduk… Bize aklın verilmesi ve yine Müslüman olmamız aklı çatlatacak ihtimal oranlarıyla önümüze gelmiş. Ve verilen bu hayatın devam etmesi bütün kainatın tıkır tıkır işlemesi gibi sayıların aciz kaldığı bir ihtimal oranı ile bize her an ikram ediliyor Ve hayatımız devam ederken güneşin göz bebeğimize vuran ışık öpücüğü… Bunun bize özel olduğunu anlamak istiyorsanız körlere bakın, felçlilere bakın, geceden gündüze çıkamayan yani o gün güneşi görmeden ölenlere bakın. Emin olun bu size özel…
Bütün bunların dışında yalnızca size özel iltifatlarda var. Parmak iziniz, kan grubunuz, ses tonunuz, göz bebeğiniz ve her şeyden öte kimseninkine benzemeyen kaderinizle…
ALINTI
devamı
|
1 yorum |
40 views |
30 Ağustos 2008 |
Tut beni ALLAH’IM tutki edemem sensiz…

![]()
Kayıyorum, tökezliyorum, düşüyorum… Yolumu kaybediyorum dünya
çıkmazdında.. Yerim burası değil biliyorum, yine de kanıyorum…
Yanıyorum
Ey yerlerin ve göklerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi,
ben’im Rabbim.. Ellerimi Senden başka uzatacak kimsem yok, kime
uzatsam açıkta kalıyor
bir parçam, kime dönsem yüzümü yönler
kayboluyor. İki adım sonrası yar, üç adım sonrası mechul.. Sana
getirecek sokaklar çıkmaza dönüyor.
ben girince;
ben girince Sen
gidiyor musun?
Rabbim, çaresizliğimi bileli çok olmadı… Çok olmadı eşiğine kapanıp
gözyaşı dökmeyi isteyeli.. Olmuyor Allah’ım.. Bir şeyLer hep eksik
kalıyor. Sana gelirken, Sana gelmekten başka yolum olmadığını bilerek,
gelirken.. Bir şeyler eksik.. Güzergâhım engebeli..
Issız..
Düşsem
tutan olmayacak.. Yorgun başımı dayasam bir dağa, üzerimden yol
geçecek. Kimse görmeyecek beni Rabbim. Kimse kimsenin derdi değil,
benim Rabbim Sensin.. Atarsan beni tutacak yok, bırakırsan düşerim…
Ben..
Cümlelere küçük harfle başlayıp, büyük harfle bitirmeyi marifet
sanan zavallı..
Oysa nokta koymayı bile bilmiyorken…
Ve sadece
lüzumsuz ne varsa, ne varsa zayi ettiren, yiyip bitiren ne varsa onu
seçen.. Düşüp düşüp düşerken… Hep düşerken uslanmadan yine de
düşmeyi tercih eden..
Nefisperest…
Ben…
Uyandır beni rehavetimden.. Günhkârım, utanç içinde kızarıyor
yanaklarım huzurunda.. Senden istemek ağır geliyor, ama başka kapım
yok… Gidecek kimse yok, kalakalıyorum karanlıklarda…
‘Allah’ım…’
Yaratan, rızık veren, yol gösteren… Rahmetini kimseden esirgemeyen
Rabbim.. Düşe kalka kanamışken, yitmişken.. bitmişken.. Senin sözlerin
yetişiyor imdadıma:
‘ Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var’
Ama öyle ağır ki omuzlarım, öyle ağırlaşmış ki parmaklarım; ellerimi
semâya döndüremiyorum… Ellerim kızarıyor.. Kalbim kanıyor.. Aciz,
gafil, günahkar gözlerim utanıyor.. ‘Ya beni istemezse..?’ diye
çırpınırken sözlrim.. Yine Sen yetişiyorsun imdâdıma.. Kimim var ki
zaten, Senden başka..
‘Bana dua edin, icâbet edeyim’
Sana, sana güvenerek geliyorum Allah’ım… ‘Beni bırakma, uçurumlara..’
‘tut ki… Edemem Sensiz’
yer Senin, gök Senin.. ben Senin.. yollar Senin.. bana en yakın
bildiklerim Senin.. Sen istemezsen kime giderim? Düşsem kim tutar
elimden? Kim sarar yaralarımı?
Rabbim gözyaşlarım kupkuru, ama yüreğim ıslak Rabbim..
Ağlayamadığım
için utanıyorum, günâhlarımı dökemediğim için.. Ağırlığımı taşıyamıyor
güçsüz bedenim, belim bükük bu yüzden.. Sırtımda hata kamburum..
Alnımda gaflet çizgileri.. Yüzüme bakılası değil…
Ama senden başka kimim var benim? Kime giderim?…
‘Tut beni Allah’ım, tut ki, edemem Sensiz…’
(alıntıdır)
devamı
|
0 yorum |
7 views |
25 Ağustos 2008 |
Allahin c.c isimleri……

![]() s. A arkadaşlar nasilsiniz?
Varmisiniz allahin c.c 99 güzel ismini yazalim anlamlariyla birlikte?
Hem bilmeyen arkadaşlar ögrenmiş olur ne dersiniz?
ilk ben başlatayim!
er rahman
yarattiklarina rahmet edici, esirgeyici
devamı
|
0 yorum |
11 views |
24 Ağustos 2008 |
İnsan Garipse Sahibi Allah’tır …

![]()
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar: "Bu din garip olarak başladı, tekrar bir garipliğe dönecektir. Gariplere ne mutlu! O garipler ki, bazı insanların fesat çıkarmalarına karşılık onlar sürekli ıslahta bulunurlar."
Bu din, bidayet itibarıyla, dinin ve dindarın kadir ve kıymetini bilmeyen insanlar içinde zuhur etmişti. Daha sonra bir inkişaf ve inbisat dönemi yaşanmış, fevç fevç ona dehaletler olmuş ve dindarane tavırlarla dinin ruhu büyük çoğunluğun vicdanına hükmetmeye başlamış ve bir ölçüde gurbet de zail olup gitmişti. Ancak, hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi o gurbet yeniden avdet edecek ve dinde yeni garipleşme yaşanacaktı; dinî telâkki, dinî mantık ve dinî felsefe bir vadide, insanlar ise ayrı bir vadide gurbet yaşayacaklardı. Evet bir insan, ferdî hayatında kendini, dinî duygu ve düşüncelerini ifade edecek bir ortam bulamıyorsa ve aynı zamanda ümitlerini inkişaf ve inbisat ettirme ufkunu da yakalayamıyorsa o insan garip yaşıyor, din de bir gurbet içinde demektir.
Hadisin devamında "O garipler ki, bazı insanların fesat çıkarmalarına karşılık sürekli ıslahta bulunurlar." buyrularak gariplere ait takdir ve tebcil edici bir vasıftan söz edilmektedir. Evet, onlar, inançsızlık rüzgârlarıyla tahribata uğramış gönülleri tamir eder ve insanları Allah’a (celle celâluhu) yönlendirirler. Şüphesiz ki, tahrip kolay, tamir ise zordur. İşte o gurbet döneminde gurbet erleri, bu zor vazifeye talip olacak, tahrip değil, tamir vazifesini üzerlerine alarak insanları ıslah edeceklerdir.
Ayrıca bu hadisten, böyle ulvî bir misyonu taşıyanların, içinde bulundukları toplumun hâlâ ıslah edilebilecek hususiyette olduğunu da anlamak mümkündür. Bir bünye hastalandığı zaman hararetin yükselmesi, bu bünyenin hastalığa karşı koyması mânâsına geldiği gibi, ıslah eden insanların ümidi, aşkı ve iştiyakı da üstlendikleri o tamir vazifesini yapacakları mânâsına gelmektedir. Onun için Kur’ân-ı Kerim, içinde ıslah edicilerin bulunduğu bir toplumu, istihkakları olsa bile Allah’ın helâk etmeyeceğini bildirmektedir.[1] Çünkü orada hâlâ bir ümit var demektir. Bu itibarla da içinde bu ümidi canlandıracak olan gariplerin bulunduğu bir toplumu Allah helâk etmeyecektir diyebiliriz. Evet, gariplerin arkasında Allah vardır ve insan garipse sahibi Allah’tır…(FETHULLAH GÜLEN)
devamı
|
0 yorum |
3 views |
11 Ağustos 2008 |
Sizi Yaratanı Ne Kadar Tanıyorsunuz?

![]() Sizi Yaratanı Ne Kadar Tanıyorsunuz?
Sizi kim yarattı? Size bu bedeni, gözlerinizin rengini, saçlarınızın rengini kim verdi? Boyunuzun uzunluğunu, saçlarınızın rengini kim belirledi? Sizinle birlikte diğer insanları, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında yaşayan tüm canlıları kim yarattı? Uzayın derinliklerindeki gezegenlerin, Güneş’in ve yıldızların düzenini kim belirledi?
Siz bütün bu sorulara tek bir cevapla karşılık verirsiniz: "Allah". Sizin gibi diğer insanlara da bu sorular sorulduğunda, onlar da "Allah" diye cevap verirler. Nitekim Allah Kuran’da insanların kendi ağızlarıyla bu gerçeği ikrar edeceklerini şöyle bildirmiştir:
Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneş’i ve Ay’ı kim emre amade kıldı?" diye soracak olursan, şüphesiz: "Allah" diyecekler… Şu halde nasıl oluyor da çevriliyorlar? (Ankebut Suresi, 61)
Peki, sizi ve kâinatı en ince ayrıntısına kadar planlayan Yaratıcımızı ne kadar tanıyorsunuz? Sizi her an gördüğünü, işittiğini, yaptığınız her şeyden her an haberdar olduğunu biliyor musunuz? Size göre Allah nerede? Sizi yarattıktan sonra kendi halinize mi bırakıyor? Yoksa nasıl yaşamanız gerektiğini mi bildiriyor? Allah’ı görebilir misiniz? Onunla konuşabilen bir insan var mı? İnsanlardan başka hangi varlıkları yarattı? O, ölümden sonra nasıl bir hayat vaat ediyor?
Kuşkusuz bunlar gibi daha pek çok soru sorulabilir ve siz de kendinize göre bu soruların hepsini cevaplarsınız. Bu cevaplar ya ailenizden, ya akrabalarınızdan ya çevrenizden ya da okuduğunuz kitaplardan öğrendikleriniz olacaktır. Ya da yıllar önce din dersinde okuduklarınızdan aklınızda kalanlar… Peki, verdiğiniz cevapların gerçekten doğru olup olmadığını hiç düşünmüş müydünüz?
Kuşkusuz herkes Allah hakkında çok değişik fikirler öne sürebilir. Bir felsefeci Allah’ı anlatırken öncelikle aldığı eğitimi ön plana çıkarır, etkilendiği filozofların fikirlerini kullanarak bir tanımlama yapar. Allah hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir ev kadını komşusundan duyduğu bilgilere inanır. Allah’la ilgili kitap yazan bir yazar ise belki de hiç din eğitimi almamıştır, hatta Allah’ın indirdiği ayetlerin tek bir tanesinden bile habersizdir. Fakat bu yazarın kitabını okuyan herkes, sanki onun fikirleri tartışmasız doğruymuş gibi kabullenir, tüm yazılanları uygular ve çevresindeki herkese kendinden çok emin olarak okuduklarını anlatır. Ve çoğu insan, o güne kadar çevresinden duyduklarının ve öğrendiklerinin yanlış veya eksik olabileceğine ihtimal vermez.
Fakat unutulmamalıdır ki, insan yanılabilen, cahillik edebilen bir varlıktır. Şu halde bize, Allah’ı en doğru tanıtacak kaynak, yalnızca O’nun bizlere indirdiği hak kitap Kuran’dır. Allah Kuran’da insanların öğrenmesi gereken şeyleri açıklamıştır. Yukarıdaki soruların Kuran’daki cevaplarına bakacak olursak, öncelikle Allah’ın yalnız göklerde değil her yerde olduğunu görürüz. Allah bütün insanlara olduğu gibi size de şah damarınızdan daha yakındır. Sizin her yaptığınıza şahittir, her şeyi görür. Söylediğiniz tüm kelimeleri işitir. İçinizden ettiğiniz tüm duaları bilir. Her an sizin yanınızdadır. Üstelik Allah dilediği kuluyla konuşur.
Örneğin Kuran’da, Hz. Musa ile konuşarak onu diğer insanlardan üstün kıldığı bildirilmiştir. Allah insanları olduğu gibi melekleri ve cinleri de yaratmıştır. Ve Allah dünya hayatından sonra sonsuza kadar sürecek bir cennet ve cehennem hayatı yaratmıştır. İnsanlara ölümlerinden sonra cennete gidebilmeleri için nasıl yaşamaları gerektiğini de Kuran’la bildirmiştir. Bütün bunlar yukarıda sorduğumuz soruların çok kısa yanıtlarıdır ve bu yanıtların hepsi Kuran’da yer almaktadır.
Şu an elinizde tuttuğunuz bu kitap da size şah damarınızdan daha yakın olan Allah’ı, Kuran’da bildirdiği şekilde tanıtmak için yazılmıştır. Bu kitabın amacı, kafanızdaki puslu, silik, yanlış bilgilerin yerine Kuran-ı Kerim’deki gerçek Allah inancını koymak, böylelikle yüce Allah’ı daha iyi tanımanızı, O’na daha yakın olmanızı sağlamaktır. Allah, 1400 yıl önce indirdiği Kuran ayetleriyle insanlara Kendisi’ni tanıtmış, Kendisi’ne ait isimleri bildirmiştir. Kuran’da verilen çeşitli örnekler ve anlatımlar O’nun sonsuz aklını, ilmini, sanatını gözler önüne serer. Allah Kuran ile Kendisi’ni kullarına tanıtır.
Bu kitapta yer alan her ismin altında kullanılan ayetler, açıklanan ismin geçtiği ayetlerdir. Bu ayetlerin Arapçasına bakıldığında, Allah’ın bu isimlerinin ayetlerin içinde geçtiği görülecektir. Ayrıca her ismin altında, belki de bugüne kadar üzerinde düşünülmeyen detayları hatırlatacak kısa tefekkürler bulunmaktadır. Elbette bu tefekkürler göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’ı tanıtmak için yeterli değildir. Zira tüm kâinatı, tüm canlıları, insanları ve maddeyi yaratan ve en güzel isimlerin sahibi olan Allah’ın tek bir ismini açıklamak için dahi ciltler dolusu tefekkür yazılabilir. Fakat böyle bir imkân olmadığı için bu kitapta kısa örnekler, insanı düşünmeye sevk edecek izahlar kullanılarak, okuyucunun tefekkür ufku açılmaya çalışılmıştır.
Elinizdeki kitapla ilgili gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha vardır: Bu kitap yalnızca Kuran’da geçen bilgileri aktarmaktadır. Çünkü bizim, Allah’ın isimleri hakkında O’nun bize Kuran’da öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Bizim bilgimiz dışında kalanlar ise her şeyde olduğu gibi Rabbimizin katında saklıdır:
Dediler ki: "Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın." (Bakara Suresi, 32)
devamı
|
0 yorum |
5 views |
11 Ağustos 2008 |
İnsan Allahtan Utanmayınca

![]() İnsan Allahtan utanmayınca
BİRİNİ edebe davet ettiğimizde "Allah’tan utan" deriz. Din literatüründe bunun adı "hayá"dır. Aslında hayá, "dirilik" anlamını da taşır. Hayálı insan, kalbi diri insan demektir. Kalbi ölmemiş, nefsini Allah’ın, insanların ve kendisinin yanında "rezil" etmemiş insan demektir. Hayá budur işte.
Peygamberimiz (SAV), çok utangaç olduğu için dostu tarafından kınanan birini gördüğünde kınayana, "Ona ilişme. Bırak öyle kalsın. Çünkü hayá imandandır. İmanı olduğu için utangaçtır" diyecekti.
Bunu tamamlayan başka bir hadisinde şöyle buyurur: "İman altmış (60) parçadan oluşmuştur. Hayá da bu parçalardan birisidir." Bu parçalar bir araya gelirse kámil (olgun) iman oluşmuş olur.
* * *
O halde kalbi ölmüşse kişinin, nefsinin esiri olmuşsa, yalpalıyorsa, savruluyorsa, arzularına hayır diyemiyorsa, kendini azdıracak şartları zorluyorsa, temiz hayattan kirli hayata kaçıyorsa, hayatı çirkin fantezilerden ibaret sanıyorsa, ar damarı çatlamışsa, kendini temize çıkarmak pahasına her tarafı kirletiyorsa, yani kısaca "hayásızlaşmışsa" yapılacak bir şey yoktur artık.
Diğer yandan bir başkası da utancını kaybetmişlerden ders alacağına utançlarını yüzüne vurup duruyorsa; "Kardeşini her günahından dolayı ayıplayan, onun işlediğini işlemeden ölmez" hadisinin ürkütücü anaforuna kapılabilme endişesinin muhatabı olur. Bu bir temenni değil, ürküntüdür sadece. Sünnetullahtır, Allah’ın değişmez kuralıdır sadece.
Peki, cemiyette işlenen günahlardan, hatalardan ve hele yüz kızartıcı olanlarından bahsetmeyelim mi? Tabii ki bahsedelim. Ders olacak biçimde. Hırsla değil. Dini vasfı ön planda olan birinin yaptığı yanlışın hesabını dine kesmeden. Bunu dinle hesaplaşma noktasına taşımadan. Çünkü kimsenin bu şerefli dini temsil etme yetkisi yoktur. Bu yetkiyi verecek bir merci de tanımıyoruz. Din herkesindir, iman eden herkesin.
Allah adına, ancak Yüce Allah ve O’nun şanlı elçisi konuşur. Hiçbir dinin mümininden, o dinin kendisi sorgulanmaz. Hatalar kişilerindir, dinin değil. Hele din adına bir şeyler yaptığına inanan kişilerin de hayatlarıyla binlerce kez hesaplaşmaları gerekir. Yanlışı varsa ya düzelmeli veya kendini iskat etmeli, yani kendini bu iddiadan soyutlamalı. Bu böyle, başka bir çözümü de yok!
Aslında, Allah’tan utanmayan, edebini kaybedeni gördüğümüzde bizim Allah’a karşı utancımız artmalıdır. Sığınmamız, dualarımız, istiğfarlarımız artmalıdır. İnsanoğlunun şeytan karşısındaki samimi duruşunu kaybettiğine hayıflanmamız artmalıdır. Allah’ım, beni ve bu kardeşimi ve bütün günahkárları affet deyişlerimiz artmalıdır.
Diğer taraftan; hayásını yitirmişin, yanlış yapanın, günahına asla bir mazeret uydurmamamız gerekir. "Yanlış yapan bendendir, koruyalım" demememiz gerekir. Evet, günah işleyen de işlemeyen de bendendir, yani insandır, yani zayıftır, yani günaha direnemiyordur belki ama niye bunu söylemekten yüksünelim? Ne adına.
O halde günahın insanoğlunun en kırılgan anı olduğunun farkında olarak şöyle diyelim mi: "Ya Rabbi! Ayakları sabit tutan Rabbim! Ayaklarımızı kaydırma. Ayakları kayana merhamet et. Beni kınayıcılardan değil, ders alıcılardan kıl. Zor günde hesabımı kolay yap. Beni sözümle, özümle bir kıl. Şerrin kapılarını kapat bana. Beni kınananlardan etme, beni kınayana da sen merhamet et."
Büyük İslam alimi İbn Kayyım der ki: "Günahlardan ürpermemen, Allah’ın yanında işlediğin günahından daha feci bir günahtır. Günah işliyorken gülmen, Allah’ın yanında işlediğin günahtan daha fecidir. Günah işliyorken Allah’ın seni görmesinden ürkmemen, utanmaman, işlediğin günahtan daha feci bir günahtır."
* * *
İbrahim bin Ethem’e gelen birisi, "Tövbe etmek istiyorum ama tekrar günaha dönerim diye de endişeleniyorum. Bana günaha dönmeyeceğim bir tövbe yolu gösterir misin?" der. İbn Ethem der ki: "O zaman Allah’ın yarattığı yerin dışında bir yerde günah işle." Adam der ki: "Bu yeri nereden bulayım? Bütün yer Allah’ın değil mi?" İbrahim bin Ethem der ki: "Peki, bütün yer Allah’ın ise onun yarattığı yerde O’na isyan etmekten utanmıyor musun?"
Evet, bu cümlelerin muhatabı kimse değildir. Ama kimse de bu cümlelerin dışında değildir. Çünkü kimimizin hata ve kusurları bugün ortaya çıkar, kimimizin ise hesap gününe ertelenir. Rabbimiz tümümüze acısın.
devamı
|
0 yorum |
3 views |
09 Ağustos 2008 |
|
|