Evrim Anoforu Üzerine Bir Tedkik

Öteden beri varlık, hayat ve ruh nazariyeleri, hemen her düşünürü meşgul etmiş önemli meseleler dendir. Maddeci “Materyalist” düşünce ile ruhçu görüşün farklı bakış açılarından ötürü, yukarıdaki meselelerin halimde nesiller boyu bir münakaşa sürüp gitmiştir. Maddeci düşüncenin, gözle görülüp tecrübe sahasına girmeyen her şeyi inkar etmesine mukabil; mana ve ruha inananlar, o sahaya ait tecrübe ve usüllerle, görünenleri görünmeyenler üzerinde tenteneli bir perde kabul etmiş, ve gayb alemini şahadet aleminin bir buudu saymışlardır.

Ne var ki, herşeyi zahiri ve maddi yönüyle ele alıp değerlendiren maddeciler, varlık, hayat ve ruh hakkındaki faraziyelerini fevkalade mahirane ve alabildiğine tantanalı bir surette anlatabildiklerinden, halk yığınlarıyla beraber bir kısım sathi ilim adamlarını da aldatarak ruhçu düşüncenin yaygınlaşıp halka mal olmasına bugüne kadar fırsat vermemişlerdir.

Temelinde gürültü ve diyalaktik, ve esasında Allah’ı inkar davası mühim bir yeri işgal eden materyalist düşünce, maddenin dışında hiçbir şeye hayat hakkı tanımama peşin hükümlüiüğü içinde ve tamamen doğmatisttir. Yüce Yaratıcı’nın varlığını “Ceffelkalem” inkar edip geçtiğinden, bir baştan bir başa bütün kainattaki ahenk ve nizamı, içiçe tabiat tablolarındaki güzellik ve ihtişamı, ruh ve hayat gibi oldukça karmaşık ve mutlaka izah bekleyen meseleleri; alabildiğine mübhem, silik, kaypak ve karanlık manalar ifade eden (kuvvet-madde, madde-kuvvet) sözleriyle izah etmeye çalışmış; kuvvet ve maddenin tecellisindeki hikmet ve manaları olsun hep görmemezlikten gelmiştir.

Bu itibarladır ki materyalistler, her biri başlı başına bir harika olan bütün yeryüzü sergilerindeki sanat eserlerini, bütün semalardaki nizam ve güzellikleri, yaptığı şeylerin hepsini birden gören, bilen ve ona göre idare eden bir Zat’a vereceklerine, cansız, şuursuz maddeye atfetmek suretiyle, meslekleri aleyhine gariblerden garib en akılsızca hurafeleri irtikab etmişlerdir.

Bugüne kadar pekçok kimseyi aldatıp yanıltan materyalistlerin (varoluş) ve (hayat) nazariyeleri, bir hayli düşünür tarafından tekrar tekrar didiklenmiş, değişik yol ve usüllerle kritiğe tabi tutulmuş; neticede, ne el çabukluğuyla pozitif ilim.. lere karıştırıp ilim dünyasına takdim ettikleri iddialarının ne de bin- gurultu ile popülarize ederek ileriye sürdükleri hayat nazariyelerinin hiç de sanıldığı gibi sağlam olmadığı anlaşılmıştır. Günümüzde artık bütün bir varlık; alabildiğine yüksek ve herşeyin üstünde sonsuz bir kuvvetin eseri olan bir kısım kanunlara bağlı bulunduğu; hayat ve hayata ait bütün fonksiyonların maddenin hususiyetlerinden başka bir şey olduğu apaçık ortaya çıkmıştır. Çok iyi bildiğimiz bir hususla misallendirecek olursak; herşeyin esası gibi gösterilen madde, sürekli olarak insan bedeninde değişip durduğu halde, hayat ve benliğimizin hiç bir değişikliğe uğramadan kendi orijiniyle devam etmesi, maddenin canlı mahiyetlerde ne derece ağırlığı olduğunu göstermesi bakımından sadece bir tek vak’adır.

Aslında bugün, fennin keşfedip ortaya koyduğu bütün yeni buluş ve tesbitler, materyalistlerin iddia ettiği şekilde, heryerde hazır ve nazır bir maddenin olmadığını; herşeyin, madde-enerji ,enerji-madde periyotlarından ibaret bulunmadığını, varlığın yaratılış ve devamının, hiçbir zaman tesadüflerle izah edilemeyecek kadar komplike olduğunu göstermiş ve bugüne kadar itiraz kabul etmez bir harika sayılan materyalist görüşün temelindeki çürüklüğünü son bir kere da ha ispatlamış bulunmaktadırlar.

Şöyle ki, küremizde olduğu gibi onun dışında da hemen her yerde; madde, doğrudan doğruya kendini idare ve kendi kendine hareket edemeyen aciz, kör, şuursuz, atıl ve ölü birşeydir. Onu meydana getiren parça ve parçacıkların da kendi kendilerine bu harika işleri yapmalarına imkan yoktur. Varlığa ermenin karanlık yollarında, hayata mazhariyetin daracık kanallarında ve kanın incecik damarlarında atomları toplayan ve zerreleri hareket ettiren kuvvettir ki, ilminin engin programına göre ve sonsuz kudret ve iradesiyle herşeyi varetmekte, sonra da teker teker hepsini varoluş gayelerine ulaştırmaktadır.

Buna binaen kâinattaki en küçük parça ve parçacıklardan, en büyük sistemlere kadar herşeyin alabildiğine bir ahenk içinde ve birbiriyle münasebettar bulunmasına, maddenin temel hususiyetleri gibi görüp göstermeyi aldanmışlık sayıyor, eşya ve hadiseleri izah için daha sağlam esaslara, daha ciddi nazariyelere ihtiyaç olduğuna inanıyoruz.

Evet, bir tarafta harikalardan harika ilk yaradılış, diğer taraf ta sistemlerin o günden bugüne tabi oldukları nizam ve bu muhteşem nizamın mahfuziyetiyle beraber mekanın genişlemesi, genişlerken de parçalara ayrılmaya meyilli bulunan kainatların “galaktik” kütleler haline gelmesi; evet bütün bu birbirinden farklı ve birbirine zıt şeyleri izah etmemiz mümkün müdür? Vakıa, parçalar arasında bir çekim gücü “Kuvve-i Cazibe” mevcutdur; ama genişleme hızının başdöndürücülüğü karşısında bu ne kıymet ifade edecektir? Tıpkı bir beyin gibi, birbirinden farklı, birbirine zıt pekçok fonksiyonun birden eda edildiği, pekçok hal ve vaziyetin birden ortaya çıktığı; farklılıkların adeta bütünlük rükünleri, zıdlıkların birlik unsuru haline geldiği kâinat kitabını hakiki sahibine vermedikten sonra nasıl izah edeceğiz?

İlk yaradılışa bütün bütün gözlerimizi kapayarak, canlıların ortaya çıktığı andan itibaren, herşeyi açık, belli ve izah edilmiş gibi ele almak ilim haysiyetine ve ilmiliğe indirilmiş bir darbe değil midir?

Öteden beri herşeyi oldubittiye getirip mağlatalarla yığınları aldatmaya alışmış maddeciler (eski-yeni) (evrim nazariyeleriyle) işi daha da ileri götürerek, materyalist düşüncenin dışında herşeyi gayri ilmi ve çağdışı ilan edip ilimlerin tertip, tasnif ve tensikine dahi bu arsız nazariyeyi bulaştırmış ve nesilleri bütün bütün şaşkına çevirmişlerdir. Bilhassa biyoloji, kimya, jeoloji ve paleontoloji ilimlerini istismara müsaid görerek, yaşlı faraziyeyi bunların omuzlarına yükleyip geleceğin aydınlık dünyalarına paketlemeyi de ihmal etmemişlerdir.

Oysaki, ne biyoloji, ne kimya, ne jeoloji ne de paleontoloji ibreleri, bugüne kadar bir kerecik olsun bu görüş istikametinde titrememiştir ve titreyeceğe de benzememektedir. Ve hele son senelerde fevkalade gelişme kaydeden genetik ilmi, artık bugün evrime katiyyen (hayır!) demekte; uzvi kimya ona yol vermemekte; fosiller, paleontolojinin kulağına başka şeyler fısıldamakta; modern biyoloji bütün canlıların lisaniyle, şimdiye kadar bilinenlerden farklı şeyler anlatmaktadır ki; bu da, ilimlerin yeni baştan ele alınıp boşluklarının doldurulması, yeniden tasnif ve tertip edilmesi lazım geldiği manasını taşımaktadır.Ve bu yapılmalıdır da; yoksa ne kainatın gerçek çehresini görebilecek ne de arkasındaki manayı anlayabileceğiz. Aynı zamanda böyle bir anlayış içinde ilim adamını şaşkınlıktan, ilimleri de tıkanıklıktan kurtarmak mümkün olmayacaktır.

Kâinatları meydana getiren en büyük sistemlerden en küçük parçacıklara kadar herşeyin mükemmel bir programla varedildiği ve bu programa göre hareket ettiği görülüp sezilirken, varlığa tesadüfler kuşağında izahlar arama ilim adına tıkanıklık, ilim adamı adına da şaşkınlık değil de ya nedir?

Evet, en küçük bir canlının hayat programı çok küçük bir noktada dercedildiği gibi, kâinat da (big-bang) safhasından bu güne kadar ve bundan sonra, ortaya çıkacak bütün yeni hal ve şekilleriyle o ilk noktada programlanmış bulunuyordu. Bugün görüp sezebildiğimiz şeylerle, henüz gerçek çehreleriyle tam aydınlanamamış şeylere bakıyor, mukayeselerde bulunuyor ve varlığın bir kalp gibi ahenkli, bir beyin gibi de birbirinden çok farklı, birbirine çok zıd pekçok hal ve vaziyetleri bağrında geliştirdiğini görüyor; zıdlıkların ve farklılıkların bütünleştirici unsurları olduklarını seziyor, nizamsızlığı gerektiren bunca şeye rağmen, herhangi bir aralık ve boşluğa şahid olamıyoruz. Zhiren bir kısım aralıklar göze çarpsa bile, tahmni yükleme ve yerleştirmelerle onların da doldurulabileceğine hükmediyoruz. Nasılki bir zamanlar, Mendeliev’in nizmilikten hareketle, elementlerin periyodik cetvelindeki hissettiği boşluklar, daha sonraları, tam tahminlere uygun olarak dolduruldu ve en küçük madde parçaları arasında dahi, akıllara durgunluk verecek şekilde bir programlanmanın bulunduğu ispatlanmış oldu. Öyle de, makro âlemde, fevkalade karışıklığa müsaid olan çokluk, hareket farklılığı, varlık farklılığı, gibi unsurların mevcudiyetine rağmen, tıpkı farklı ses, farklı harf ve farklı kelimelerden muntazam bir şiirin meydana getirilmesi gibi, kainattaki bu içiçe farklılık unsurlarının da nizam ve denge hizmet etdirilmesi herşeyin arkasındaki plan ve programı destekleyen ilim ve iradeyi göstermektedir.

Zaten, ay, güneş, yıldız ve sistemlerdeki bu başdöndürücu nizam olmasaydı, ne gece-gündüz, yaz-kış ne de hiçbir ilim gün yüzüne çıkamayacaktı. Zira,günler, haftalar, aylar ve mevsimler ancak varlığın riyazi çehresinde birer çizgi, ilimler, bu ölçü ve tenasüpler şifresini çözen birer anahtar, bizler de ilimlerle bu sistemi deşifre edip mevcut programı ortaya çıkarmaya çalışan birer amatör araştırmacılarız. Vazifemiz budur; bunu mükemmel şekilde yapabildiğimiz ölçüde ilmi araştırmalara işlerlik kazandıracak, teknik ve teknolojik tıkanıklıkları da rahatlıkla aşmaya muvaffak olacağız.

Bütün bunlardan sonra, materyalizme kanarak ilhad ve inkara sürüklenen bir kısım biçarelerin, ilim ve fen ile ne derece münasebetlerinin bulunduğunu okuyucuların takdirlerine havale edip, bahsimizin (maddeciliğin kritiği) bahsi olmadığını hatırlatarak sadede dönmek istiyoruz.

Herşeyin ifade ettiği bunca mana ve kâinat meşherindeki umumi manzaraya rağmen, varsın ilhad ve inkâr düşüncesi hayal kovalayıp dursun, en son buluş ve tesbitler bizi maddeden onu harekete geçiren kudrete, varlığın sinesindeki bu güç ve kuvvetlerden, bütün kainatta cereyan eden kanunlara, bu kanunlardan da onları koyup ve idare eden Zat’a alıp yükseltmektedir.

Bir kere kâinatı temaşa edelim; göreceğimiz nizam ve ahenk ve herşeyin dakik bir saat gibi işleyişi O’nun varlığının delilleri değil midir? Tabiatı dinleyelim; âlemleri dolduran değişik ses ve nağmeler, O’nu anlatan senfoniden birer parça değil de ya nedir? Çocuksu bakışlar, varlığın çehresindeki yazıları görmüyorlarsa, bu, hem o yazıların hem de delalet ettikleri şeyin mevcut olmadığını mı gerektirir? Bir kısım arızalı kulaklar, gönülleri coşturan bu güzellerden güzel nağmeleri duymuyorlarsa onları inkar mı edeceğiz?..

Gel gör ki günümüzün insanı, gökleri ve yerleri dolduran bunca aydınlatıcı ve uyarıcı esaslara rağmen, karanlıkta kalıp titremeyi, hezeyan içinde bocalayıp durmayı, umumi ahenk ve nizamı itiraf etmeye ve gidip nizam sahibine teslim olup emniyet ve huzura ermeye tercih etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, çevresini sarıp vicdanını baskı altında tutan putların tesirinden kurtulacağı güne kadar da, onun yürekler acısı bu hali devam edecektir.

Materyalizmin bağrında gelişen her türlü saptırıcı sistem tarih boyunca onu yoldan çıkaran putlar oldular. Şüphesiz bunların en amansız ve en arsızlarından birisi de (evrim) putuydu.

Evrim, bir tarafta materyalizmin bağrında çimlenip gelişirken, diğer yandan da ona dayelik yapıp onu destekliyordu. Perspektifinde herşeye müdahale etme, herşeyi değiştirme iddialarıyla ortaya çıkan bu sistem, Aristo’nun fare hikayesinden, Lamark’ın transformizmine kadar bütün duyup bildiklerini, uluhiyeti inkar platformunda değerlendirmek istedi: yeniden kainatların kendi kendine meydana gelmesi; yeniden esbab dalgaları tesadüf fırtınaları; yeniden canlının kendi kendine teşekkülü ve insanın evrim ağacının en son meyvesi olması..! Hınçlı esirmişlik içinde ve bütün inanç sistemlerine karşı fevkalade müsamahasızdı. Durmadan inkar ediyor, tecavüz- de bulunuyor, yıkıyor ve yeni şeyler inşa edeceğini söylüyordu. Ne gariptir ki,bütün bu yüklemeli iddialara karşılık bir kısım spekülasyonlardan başka birşey de yapılmıyordu. Aslında eskiler gibi onun da gözünden kaçan şeyler vardı. 0 da, değil kainatlar ve insan yapısı gibi komplike mahiyetler, en küçük mikro organizmanın dahi tesadüf fırtınaları içinde meydana geleceğine ihtimal vermenin, ilmi gerçeklere ve aklın bedihiyatına zıd olmasıydı.

Rica ederim, bir kere düşünün! On elemanlı bir sayı sisteminin, sıra ve tertibe göre alınması veya yerine konmasında dahi o sıra ve tertib korunamazken, bir aminoasid dizisi, bir protein, bir hücre, bir organizma ve içiçe organizmalar gergefinde çok komplike olan sıra ve tertiplerin korunmasına ihtimal verilebilir mi? Ve hele, bu mütedahil olmazlar halkasında hayalen oluşturduğumuz bir aminoasid dizisini veya minik bir canlı organizmayı evrim potasında kaynata kaynata mükemmel organizmalar elde etme iddiası…! Bu mevzuda en iyimser kimseler dahi, sırf zaman bakımından, bir aminoasid dizisinin meydana gelebilmesi için dünyanın ömrünün yetmeyeceği kanaatinde olduklarını düşününce, insanın sorası geliyor: Acaba evrim, öbür alemde başlayıp olgunlaştıktan sonra mı gelip burada meyvesini verdi!? Değilse; başka hangi yollarla şu muhteşem varlık, arkada kaoslar bırakarak hal-i hazırdaki göz kamaştırıcı güzellik ve görkemi kazandı? Hayat, nasıl kendiliğinden entropiye karşı koyarak varlığa erme başarısını elde etti? Şu anda mevcut olan milyonlarca canlı kendi kendine nasıl meydana çıktı? Termodinamiğin ikinci kanununa rağmen, herşey yokolma tümseklerini aşarak nasıl basitten mürekkep ve mükemmele, sanatsızlıktan sanat harikası olmaya ulaştı?

Bütün bunlara, ilimlerin ruhuna uygun cevap verebilecek miyiz? Yoksa, bir kısım kimseler gibi ilmi gerçeklerden kaçarak “evrim bir kere nasıl olmuşsa olmuş; artık onu ispat etmeye gerek yok” mu diyeceğiz? Sorarım size; o zaman herbiri başlı başına birer sanat harikası olan bütün canlıların, o aşılmaz şahikalarını tesadüf balonlarıyla mı aşacağız?! Neyin, nasıl olacağının, en büyük canlıdan en küçük canlıya kadar, daha baştan şifrelenmiş bulunmasını; bir baş döndürücü program içinde (DNA) ve (RNA) ya en akıl almaz vazifelerin gördürülmesini; en küçük ve basit üniteden en komplikesine kadar her canlı bünyede fevkalade mükemmel işleyen bir hiyerarşiyle herşeye en düzenli şekilde hizmet ettirilmesini raslantılarla mı izah edeceğiz? Yoksa olup biten bunca işi, kafa kafaya vererek anlaşmış atom parça ve parçacıklarına mı vereceğiz? Bir bilgisayar dahi, önceden kendisine şifre edilen bir programla çalışırken bu minik parçacıkların bu harika işleri kendileri idare etdiklerine imkan ve ihtimal verilebilir mi? Böyle bir ihtimali mevcud ilimlerle telifimiz nasıl mümkün olacaktır? Muhal farz, madde platformunda böyle bir şeye evet dense bile, çok komplike olan canlıların yapısındaki aşılmazlar nasıl aşılacaktır? Mutasyonlar desek, genetik kollarını açıp karşımıza çıkmayacak mıdır?

Evet, evrimci görüşün sık sık başvurup sığınmak istediği mutasyonlar mevzuu da, genetik ilminin fevkalade gelişmesiyle günümüzde bütün bütün sarsılmış ve itibarını yitirmiştir.

Her canlı nevinin o nev’e ait hususiyetleni, kromozomlarındaki (DNA)da kaydedilmiştir Tamamen bir emir ve kumanda mekanizması olan (DNA) adeta genetik bir bilgi deposu ve kendi kendini dahi kopye edebilecek mükemmel bir irade aynasıdır. Bir bilgisayar, düğmesine basılınca daha önce programlanıp hafızasına yerleştirilen şeyleri getirip önümüze sergilediği gibi, bu mekanizma da mahiyetine dercedilen programı eksik siz,kusursuz durmadan şifreler ve emir verme kuşağında o nev’in bekçiliğini yapar. Bu itibarla da, her nev’in çevresini saran bu sur ve çeperleri aşarak ne mutasyonlarla ne de başka şeylerle o nev’e çizgi değiştirtmek mümkün değildir. Vakıa, mutasyonlarla bazı farklılaşmaların olduğu müşahede edilmiştir; ancak, bu değişikliklerin hemen hepsi de yine o nev’in sınırları içinde cereyan etmiştir. Hatta dış müdahelelerle kromozom sayısı, nev’in kromozom sayı çeperini biraz aşınca, Drosophila ve emsali canlılarda kısırlaşmaya sebebiyet verdiği müşahede edilmiştir. Bu arada bir kısım canlılarda bacak kısalığı, renk değişikliği görülmüş ise de, her nevi yine kendi olarak kalmış ve orijinini korumuştur, Kurt kurt olarak kalmış, koyun da koyun olarak… Müdahaleler ne kurdu koyun, ne de koyunu kurt yapabilmiştir. Değil bu karmaşık yapılarda, en küçük canlı olan bakterilerde dahi kayda değer herhangi bir değişiklik müşahede edilmemiştir. Bakteriler (60) bin nesil sonra mutasyon geçiriyor olmalarına rağmen (500) milyon sene evvelkilerle bugünküler arasında; kez, bir milyar sene evvel yaşamış olduğu tesbit edilen ve % 60-70’i günümüze kadar gelip ulaşan milyarlık o eski fosillerle, bugün hal mevcudiyetini devam ettiren aynı canlılar arasında da bir fark görülmemiştir.

Bu da, evrimcilerin iddia ettikleri gibi, hilkat ağacının kökü başka, gövdesi başka, dal ve meyveleri de başka olmadığını; bilakis, kök sanılan şeylerin gövde ile, gövdenin de dal ve yapraklarla bir arada yaşadığını göstermektedir.

Kambriyen devrine ait ve evrimcilerin birini diğerine ata saydıkları birçok canlı birden ortaya çıkmış ve bir arada yaşamışlardır. Keza, bir kısım basit yapılı canlılarla çok kompleks olanların aynı devirde içiçe yaşadıkları görülmüştür ki, bu da (100) bin nesil sonraki torunun (100) bin nesil evvelki dede ile beraber yaşaması; milyarlarca sene evvel yaşadığı iddia edilen basit yapılı canlılarla, milyarlarca sene sonra yaşadığı tahmin edilen kompleks canlıların aynı anda bulunabileceğini kabul etmek demektir. Bundan başka, devoniyen devrinin püsküllü yüz geçlilerden, köpekbalıklarına kadar günümüzde yaşayan bir sürü canlı bu devrede birden ortaya çıkmış ve çağların şahiklarını aşarak gelip günümüze ulaşmışlardır ki; evrimci tesbitlerle bunlardan hiçbirinin durumunu izah etmeye imkan yoktur. Mesela: Bu devrin canlılarından olup ve evrimci düşünceye göre kurbağaların atası sayılan (Crossopterygii)lerin ve (70) milyon sene evvel nesilleri tükenmiştir dedikleri canlıların, Güney Afrika açıklarında sürüler halinde görülmeleri: Karbonifer devrinde kurbağalarla sürüngenlerin bir arada yaşamış olduklarının ortaya çıkarılması, doğrusu anlaşılır gibi değildir ve sürüngenlerin kurbağalardan meydana geldiğini iddia eden düşünceye herbirisi öldürücü birer darbe mahiyetindedir.

Herşeye rağmen evrim kabul edilse bile, bir diğer nev’iden ayıran yüzlerce hususiyetten bir tekinin değişmesi için binlerce seneye ihtiyaç vardır. Bundan başka, değişmesi düşünülen bu hususiyetlerden herbirinin, canlının tekamülünü hedef alır şekilde, belli bir sıra ve tertibe göre cereyan etmesi de şarttır. Yani, evvela hangi parça ve parçacık daha sonra hangisi… değiştiğinde hedefe yarılacaksa, bütün hususiyetlerin o tertibe göre değişmesi lazımdır ki canlı tekamül edebilsin. Bu ise on elemanlı sayı sisteminde de görüldüğü gibi, sıra ve tertib ihtimali sıfır denecek kadar azdır. Hele bir de elemanlar sayısı yüzbinlere ulaşırsa..! Bunun manası ise, canlı hayatın da değişmelerin en küçüğüne dahi dünyanın ömrünün yetmiyeceği demektir.

Bugün evrimcilerce birkaç mutasyonun “makro -mutasyon” birden olabileceğine ihtimal verilerek, evrime yeni bir mesnet bulunmuş gibi gösterilse bile, bu görüşde ilim adamlarınca ilmi bulunmamış ve kabul görmemiştir.Zira her mutasyonun canlı üzerinde belli bir tesiri vardır .Birkaçının birden meydana gelmesi ise canlıyı şoke edecek ve bütün bütün devre dışı bırakacaktır ki,bunda da evrimin işine yarayacak her hangi bir husus katiyyen bahis mevzuu olmayacaktır.

Evrimde sık sık başvurulan adaptasyon, natürel seleksiyon “istifa-i tabii” de diğer sığınak ve barınaklar gibi zayıf ,tutarsız,karanlık bir kısım faraziyelerden başka bir şey değildir.

Evet, evrimci düşüncenin zannettiği gibi ne muhit ve iklimin, nev’ileri zorlayıp nev’in sınırları dışına atması, ne de kuvvetlinin bütün bütün hayat hakkını ele geçirip zayıfları iflah etmemesi, dolayısıyla da varlığın sinesinde sadece güçlünün hay-huyu ve iktidarsızların ölüm iniltilerinin duyulması, ilmi müşahedelerce hiçbir zaman doğrulanmamıştır.

Bir kere mikroorganizmalardan karınca ve arılara, onlardan da sahraların ahuları, deryaların zayıf mahilerine kadar bütün iktidarsızların, çok kuvvetlilerden kat kat fazla bulunmaları, beşeri ve hayvani, çeşitli vahşet ve canavarlıkların öldürücü girdaplarında dahi hayatın sürekli fışkırıp durması, bunca handikaplara rağmen, bu zayıflardan zayıf narin yaratıkların kendilerine has zırh ve tabiyelerle korunmaları, bunun neticesi olarak da dünden bugüne ekolojik dengenin muhafaza edile gelmesi gibi hususların hemen hepsi ilmin tesbit etdiği meselelerdir ve natürel seleksiyonun tepesine indirilmiş birer balyoz mahiyetindedirler.

Kaldı ki bugün paleontoloji, evrimci düşüncenin aksine, ibtidai sayılan basit hücrelilerle, kurbağalar, sürüngenler, kuşlar ve memeliler gibi oldukça kompleks varlıkların birarada yaşadığını söylemektedir.

Mesela: İstifa-i tabiiyle bundan (300-400) milyon yıl önce silinip gittiği iddia edilen neoplina, (70) milyon yıl önce yaşadığı kabul edilen Coelacanth, (565) milyon yıl önce yaşamış olduğu söylenen Crinoid, (225) milyon yıl önce yaşadığına hükmedilen Limulus, (2) milyar yaşındaki Gunt-Flint bitki fosilleri ve daha yüzlercenin… günümüzdekilerle tıpatıp aynı olması, evrimin yerde ve gökte yerinin olmadığını ilan eden şahitlerdir. Bunu bir kısım mutedil evrimciler de itiraf ederek; balıklar, sürüngenler ve memeliler gibi büyük hayvan gruplarının dünya yüzünde asıl şekil ve hüviyetleriyle birden beliriverdiklerini söylemeden çekinmezler.

Son paleontolojik araştırma ve tesbitler, bu sahanın dahi, yıllar yılı nasıl bir istismar harmanı haline getirildiğini gözlerimizin önüne sermekte ve bir-iki asırdan beri ilmin haysiyetinin nasıl rencide edildiğini göstermektedir. Bu istismarladır ki, yakın bir geçmişte elde edilen bütün fosiller hep evrimi destekleyen malzeme gibi gösterildi ve insanın menşei bulandırıldıkça bulandırıldı. Hatta herbiri tipik birer maymun olan neanderthal, jawa, africa, pekin adamları diye kitlelerin aldatılmasında kullanılan hayvanlar, evrimcilerce bulunmuş birer hazine gibi değerlendirilmek istendi. Oysaki, ne bunlar, ne de evrimcilerin büyük skandalı sayılan nebraska adamı, hiçbiri müsbet ilimlere ve araştırıcı ilim adamlarına kendilerini vize ettirecek mahiyette değillerdi. Kimisinde ölçülerde göz bağcılık, kimisinde rütuş ve boyama, Nebraska hayvanında olduğu gibi, bazılarında da sadece bir dişle bütün ilim dünyası aldatılmak istendi.

Ne var ki, artık bundan sonra aynı yollarla bütün ilim dünyasının aldatılması imkansız gibi görünmektedir. Zira, gelişen yeni metod ve usüllerle fosil materyalleri, yaşları ve keyfiyetleriyle daha sıhhatli ölçülmekte ve daha sağlam neticelere varılmaktadır. Tabii bu sayede de, müzelerde bulunan fosillerin yaşları doğru olarak belirlenecek, bundan sonra olsun elden geldiğince ilmin istismar edilmesine meydan verilmeyecektir. Bilhassa rekonstrüksiyon metodunun antropolojiye kazandırdığı çok önemli hususlar sayesinde, insanın yaratılışıyla alakalı önemli hususları tesbit imkanı doğmuş ve evrimle insana vurulan onur kırıcı darbeler yerlerini, insanın yeryüzünde halife olma hakikatına bırakmaya başlamışlardır. Bir batılının dediği gibi:

“İnsanoğlu anotomik yapısı itibariyle yaratıldığı günden bu yana hiç mi hiç değişmedi”. Değişmedi, çünkü o daha yaratılırken Zat-ı Üluhiyeti aksettiren bir ayna olarak yaratıldı.

Zaten son zamanlarda, değişik yerlerde bulunan insan iskeletleri de, hep insanın müstesna olarak ve maymundan yıllarca önce yaratılmış Olduğunu göstermektedir. Bunlardan 1470 insanının keşfi; Rudolf bölgesinde, birbirini takip eden günlerde 2,8 milyon yaşında insan iskeletlerinin bulunması; Etiyopya’da 3.5 milyon yıl önce yaşamış ve bugünkü insanlardan en ufak bir farkı olmayan bir kadın iskeletinin ortaya çıkarılması; Kuzey Tanzanya’da 3.8 milyon yıl öncelerine ait insan ayak izine insan iskeletlerinin keşfi; nihayet Victoria gölündeki Ruzinga adasında 18 milyon sene evvel yaşamış ve aynen günümüzün insanın ölçülerinde taşlaşmış insan kalıntılarının tesbit edilip ortaya konulması herkesle beraber evrimcileri de o kadar şaşırttı ki, maymunu bırakıp ayı, kurt türküleri söylemeye başladılar..!

Bütün bunların ifade ettiği bir mana vardı; o da maymundan milyonlarca yıl önce yeryüzünün biricik canlısı insanoğlunun orada halifeliği ve hakimiyeti..!

Elinizdeki kitap, bu serencame ve mevzudaki kavganın en son destanıdır. Erbab kalemlerin elinde, ilmi tecrübelerden beslene beslene bu kitapta yerini alan her düşünce ve her mesele, İbrahim Hakkı’dan Hüseyin Cisrıye, ondan da günümüzün altın kalemlerine kadar bir aydınlık kadronun, yıllar yılı devam edegelen tarihi bir yanlışlık ve aldanmaya (Yeter!) demesinin ma’kesidir.

“Evrim anaforu ve gerçek” en taze düşüncelerin, en yeni ilmi tesbitlerin; en güçlü delillerle en sağ1am vesikaların yanyana gelip bütünleştiği bir gökkuşağıdır. 0, bugüne kadar, ele aldığı mevzuda ortaya atılan düşüncelerin, yazılan kitapların bağrında gelişip varlığa erdiğini itirafı, bir kadirşinaslık bilir ve bütün me’hazlerini derin bir minnet ve şükranla yad etmek ister.

Benim kitap üzerindeki mütealam, süratli bir kuşbakışına dayanmakta ve mahrutidir. Bu itibarla da kitabın yüksek kıymetini ifdeden aciz bulunulmaktadır. Kimbilir, belki de bu değerli, ilmi tetkikler mecmuasına gölge düşürmüşümdür. Bu böyle kabul edilmeli ve arz ettiğim şeylerdeki boşluklar ve açıklıklar benim havsalamın darlığında, karihamın zafında aranmalıdır. Zannediyorum, kitabı tecrid düşüncesi içerisinde müteala edenler de bana hak vereceklerdir.

Bu kitap, mevzuunda ilk kitap olmadığı gibi son kitap da olmayacaktır. Bence, en önemli olanı da budur: Yeni buluş ve tesbitlerle, evrim yeniden hortlatılma istenecek; yeni tahl1, yeni araştırmalar yapılacak; kritikler kritikleri takib edecek ve bu kavga kıyamete kadar sürüp gidecektir.

Önemli olan bir diğer husus da, şimdiye kadar olanın hilafına, evrim çıkmazının mili eğitimce tenkit ve münakaşa platformunda ele alınmasıdır. Öyle zannediyorum ki, bugüne kadar olduğundan çok daha fazla üzerinde durulacak ve tekrar tekrar tetkike tabi tutulacaktır. Tarihi maddeciliğin temeline de ilişecek böyle bir tetkik, bir kısım ruhlarda homurdanma, bir kısım kimselerde de hırçınlık meydana getirebilir. Ancak, böyle bir kavganın, yüreklerine su serpeceği ve yıllardan beri böyle bir hamleyi bekleyen bir kısım temiz gönüllerin bulunabileceği de hatırdan çıkarılmamalıdır.

Bizler, hepimiz yılların mazlumu, mağduru, mahzunu temiz gönüllere su serpmek için, selahiyetli bir ağızdan “Evrim felsefesinin dışında da bir kısım alternatiflerin bulunabileceği” sözünü kendimize hem bir teşvik hem de destek sayarak yola çıkmış bulunuyoruz. Bütün dileğimiz bu mevzudaki gayretlerin devam ve temadisidir.

Bu haber 29 Haziran 2009 tarihinde admin tarafından Kategorilenmemiş kategorisi altına yazılmış. defa okunmuş ve

Yorum yapılmamış


Yorum yapın