mühim bir soru

bir forumda bu soru sorulmuş.cevabını araştırıyorum

Soru aynen şöyle:

Bahai (1817-1892) olarak bilinen, taraftarları arasında Hz. Bahaullah olarak zikredilen ve kendisinin peygamber olduğunu iddia eden kişinin yazdığı bir eserde Meyve Risalesi diye bir pasaj vardır.

Tarihlere dikkat edin, 1873 doğumlu Said Nursi’nin Risalei Nur’unda bu Meyve Risalesi aynen mevcuttur.

NEDEN?

Bu haber 11 Ağustos 2008 tarihinde admin tarafından Risale-i Nur kategorisi altına yazılmış. defa okunmuş ve

mühim bir soru için 4 yorum yapılmış


sema
13 Ağustos 2008

ben buna kesinlikle inanmıyorum
çünkü bediuzzaman said nursi asla peygamber olarak tanınmamıştır. o sadece mübarek bir insandır. kim böyle bir bilgi vermişse kesinlikle yanlış bir bilgi vermiştir

sema
13 Ağustos 2008

zaten araştırırsanız hz bahaullah ile bediuzzaman aynı kişiler değiller
bediuzzaman bitlisli, hz bahaullah diye tanınan şahıs iranlı . bu zat hz bab diye kendini peygamber olarak tanıtan bir insanın müridi olmuş. bu kişinin bediuzzaman ile alakası yoktur. tamamiyle farklı kişiler. lütfen bir şey duyduğunusda o konuyu araştırın öyle yorum yapın.

sema
13 Ağustos 2008

detaylı öğrenmek istersaeniz hz bahaullah diye googleden veya başka yerden araştırın. bediuzzaman said nursi ile zerre kadar alakası olmadığını göreceksiniz. meyve risalesi bediuzzamanın da kitabı ama sadece kitapların ismi aynı olabilir başka bir açıklaması olamaz

alagöz
22 Ağustos 2008

RİSALE-İ NUR NEDİR, BEDİÜZZAMAN KİMDİR?

Her asır başında Hadîsce geleceği tebşir edilen dînin yüksek hâdimleri, emr-i dinde mübtedi’ değil, müttebi’dirler. Yâni, kendilerinden ve yeniden birşey ihdâs etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esâsat ve ahkâm-ı dîniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (A.S.M.) harfiyyen ittiba’ yoluyla dîni takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref’ ve ibtal ve dîne vâki tecavüzleri red ve imhâ ve evâmir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlâhiyyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilân ederler. Ancak, tavr-ı esâsîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni îzah tarzlariyle zamanın fehmine uygun yeni ikna usulleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilât ile îfa-yı vazife ederler.

Bu me’murîn-i Rabbaniye, fiiliyatlariyle ve amelleriyle de me’muriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salâbet-i îmaniyelerinin ve ihlâslarının âyinedarlığını bizzat îfa ederler, mertebe-i îmanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (A.S.M.) tam âmili ve mişvar-ı Ahmediyenin (A.S.M) ve hilye-i Nebeviyenin hakikî lâbisi olduklarını gösterirler. Hulâsa; amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i nebeviyeye ittiba’ ve temessük cihetinden, ümmet-i Muhammed’e tam bir hüsn-ü misâl olurlar ve nümune-i iktida teşkil ederler. Bunların, Kitâbullah’ın tefsiri ve ahkâm-ı dîniyenin îzahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler; kendi tilka-i nefislerinin ve karîha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir.. Bunlar, doğrudan doğruya menba’-ı vahy olan zât-ı pâk-i Risâletin mânevî ilham ve telkinatıdır. “Celcelûtiye” ve “Mesnevî-i Şerif” ve “Fütuh-ül-Gayb” ve emsâli âsâr, hep bu nev’idendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevât-ı âlîşan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevât-ı mukaddesenin o âsâr-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı beyanında bir hisseleri vardır. Yâni bu zevât-ı kudsiye; o mânanın mazharı, mir’atı ve ma’kesi hükmündedirler.
(Sikke-i Tasdik-i Gaybi - 263)


Yorum yapın